Sizlerde bloğunuzu ekleyin ve lütfen bana haber verin ki -karşılığında oy beklemeden- size de oy vereyim Cidden…
Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum ama -son zamanlarda sözlerini tartmadan yazanlar olsa bile- blogların Türkiye’nin geleceği olduğuna inanıyorum.
İstanbul’da doğmadım. İki yaşımda gelmişim. Bizimkilerin altmışlarda başlayan İstanbul yılları nerede ise herbirinin tekrar Kırklareli’ne dönmesi ile son bulmakta olmasına rağmen neden ben hala İstanbul’dayım?
O kitaplardan okuduğum Boğaziçi Medeniyeti’nden, bir gün bile olsa yaşanacak zamanı olmayan; trafiği canavar, sokakları korkulu, insanları kaba ve arsız bu şehir neden hala beni çekiyor?
Yahya Kemal şöyle diyor:
Gelmek’çün ikinci bir hayâta, Bir gün dönüş olsa âhiretten: Her ruh açılıp da kâinata Keyfince semada bulsa mesken; Talih bana dönse nâzikâne Bir yıldız verse mâlikâne;
Acaba bana da ikinci bir hayat bahşedilse, Yahya Kemal gibi bir yıldız mesken verilse, yine de İstanbul’da mı yaşamayı isterdim?
Bilmiyorum!
Büyük Şair ise şöyle devam ediyor:
Bigâne kalır o iltifâta İstanbul’a dönmek isterim ben.
Not: Lostvari bir şekilde diyecek olsam, “Vardır bir gizemi” derdim, galiba…
Gece film izlerken yine koltukta uyuya kalmışım. Gecenin üçünde, üşümüş bir halde, başım ağrıyorken kalktım. Son zamanlarda, daha doğru nerede ise her yaz bunu yapıyorum. Ne çok seviyorum bu koltuğu…
Hafta sonunda ise bizim çocuklarla iki defa sinemaya gittik. İlki Karayip Korsanları Dünyanın Sonu süperdi. Çok eğlendim. Diğeri ise uzun zamandır beklediğim bir David Fincher filmi olan Zodiac idi.
Filmler hakkında okumadan, kim çevirmiş olduğuna bakmadan mı izlemeli bilmiyorum ama Zodiac beklediğim gibi değildi. Fincher‘in Panic Room iyi idi; The Game harika idi; Se7en ise kusursuzdu ama bu… çok uzun ve hikaye anlatımı olarak pek eğlenceli değildi.
Bir pazar gününde, en azından bir piknik alanında, kuş sesleri eşliğinde, sabah erkenden uyanıp marketten satın aldığınız domates, biber, salatalık, peynir ve belki de biraz şansınız varsa çay eşliğinde sevdiklerinizle olmak yerine eğer film izlemeyi düşünüyorsanız Zodiac doğru bir tercih olmayacaktır.
Karayip Korsanları ise tercih meselesi edilebilir. Ancak unutmamak lazım ki her yaştan izleyicisi bulunan böyle büyük bir filmi, Hollywood bazı özel şeyleri işlemekten geri durmayacaktır. Bunlardan biri de iş için her şeyi yapabileceğimiz. Yine şöyle bir söz vardı: “Kişisel değil; sadece iş!” Kaç filmde, kaç dizide duyduğumu hatırlamıyorum ama gereğinden fazla olduğu kanısındayım.
Pazartesi sabahı, yine de piknik mi, Karayip Korsanları mı diye sorarsanız; ben gündüz sessiz bir piknik, akşama da sinema derim.
Hem Elizabeth kimi seçecek? Kaptan Jack Sparrow mu, yoksa William Turner mı?
Soyadını telaffuz etmeyi bırakın, yazmakta bile çok zorlandığım Mihaly Csikszentmihalyi‘nin bir süre önce İyi İş isimli kitabından bahsetmiştim. Hatta MESS‘in bastığını ve çok beğendiğimi yazmıştım. Kitabı okurken bunu mutlaka blogta yazmalıyım dediğim bir bölüm vardı. Bugün bir parça anlatmaya çalışacağımı düşünüyordum ki sabah önce selinzz‘in sonra ustertuna‘nın yazılarını okuyunca, yazıyı bir miktar daha ertelemeye karar verdim.
Birbirine bağıran kızan; insani hırsla birbirini üzen insanlar yok.. Yetişme, yetiştirme derdi yok; 17 inch ekranlara sıkışmamış insanlar var ve muhtemelen şatafatlı plazalarda -neredeyse- yaşayan insanlardan daha mutlular..
Sonra birden bire birey olduğumuzun farkına vardık. İletişimin hızlanması sayesinde TRT2 ler sonra da Magic Box’lar girdi hayatımıza. Telefon yazdırmaz olduk. Herkesin evinde telefon yokken herkesin elinde telefon oluverdi. Otoyolarda hızlandık. “Bi kaset koyup, neşemizi bulduk”. Daha çok kazandık, daha çok harcadık. Bi sürü alışveriş merkezimiz oldu. Hem de klimalı.
İki yazıyı da mutlaka okuyun derim…
Not: Bir süre önce Google Reader‘dan bir script ile beğendiğim yazıları işaretliyor ve blogta gösterilmesini sağlıyordum. Tasarım ve yazılara yine sıfırdan başlayınca yerine yerleştirmemiştim. Şimdi de beğendiğim yazıları link olarak toplamak yerine bunları barındıracak bir blog daha iyi olur diye düşünüyorum…
Konuya nasıl başladığını hatırlamıyorum. O gün, özünde galiba şöyle birşeyler söylemişti: “Ölüm ilanımın çok özel olmasını istiyorum” ve eklemişti “Benim çok ilginç bir hobim var; ölüm ilanlarını takip ederim.”
Galiba hayatta yaptıkları ile anılmak ve asla unutulmamak istiyordu. Başarılı bir kariyer ile bunu sağlayacağını düşünmüş olabilir. Belki de bir anne olarak çocukları ile anılmayı umut ediyordu.
Bilmiyorum ama o an böyle bir konuşma hiç hoşuma gitmediğinden konuyu değiştirmiştim. Oysa ki yapılması gereken -bana vazife olmamasına rağmen- iyice deşmek ve meseleyi ortaya çıkarmaktı.
Bir başka boyut için, Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fahim Bey ve Biz” isimli romanının ilk bölümü olan “Bir Ölüm Haberi” okunmaya değer. Fahim Bey’in ölümü üzerine gazetede “Hazin Bir Vefat” başlığı altında bir fıkra çıkar. Ancak ertesi gün, Fahim Bey için yazılan “eski maslahatgüzarlarımızdan” olmadığını belirmek için bir tekzip yayınlanır. Halbuki birkaç gün bile olsa bu işi yapmıştır.
Zavallılar! Kim bilir, haklı veya haksız böyle tekzipler karşısında ne kadar müteessir olurlar! Ya biçare Fahim Bey! Kendi kendime “O eğer ölmemiş olsaydı, belki bu tekzip yüreğine iner, bu vaka karşısında ölürdü!” dedim.
Önemli olan iyi hatırlanmak, anılmak, unutulmamak.
Dürüstçe söylemek gerekirse Azrail vazifesini yapmadan bir parça hayalim var: Çok sevmiş, çok sevilmiş olmak; yazmış, başarılı olmak; hayallerini gerçekleştirmiş; bir baba, bir dede olarak yaşamı tamamlamak (amin)…
Sabah sabah aklıma nereden geldi ise yıllar evvel satın almış olduğum ayakkabıları, neden yirmi bir gün giydikten sonra bir daha hiç giymediğim geldi. Onlarla basketbol oynamayı düşünürken futbol oynamıştım. Neden?
Bazen aldığım kitabı okumak için aylarca bekliyorum. Bunun da neden böyle olduğunu bilmiyorum.
Papatya falını ilk defa nerede öğrendiğimi hatırlıyorum ama kaç yaşımda olduğumu hatırlayamıyorum. Oysa bir çocuk olsam da papatya falları ne kadar da saçma gelmişti.
Bak şimdi de kaç yaşımda olduğumu hatırlayamamak canımı sıkıyor.
Nasıl oluyorda nerede olduğunu adım gibi hatırladığım, anlamsız bulduğum papatya falları, şimdi gözüme pek bir özel gözüküyor. Yoksa yaşlandıkça saçmalamaya mı başlıyorum?
Alış-veriş merkezinde papatya tohumları görünce satın almakta ne oluyor?
Dedim ya, sabah sabah… İşte aklıma esti ve bir süredir evde bekleyen papatya tohumlarını ekmeye niyetlendim.
Aslında olayın bir başka boyutu daha var ki anlatmalıyım: Demet’in Papatya Falları şarkısını birkaç kez radyoda dinleyince çok huşuma gitti. Alışverişe çıktığımda da tohumlarını görünce dayanamadım satın aldım. Evde hala ekilmeyi bekliyorlardı ki bu sabah uyandım ve tohum ekmek için güzel bir gün dedim.
Yorumlar