Son zamanlarda yapılmayan bazı işler için böyle söylendiğini duyuyorum: “Teknolojik olarak mümkün ama…”
Galiba iyi ki şu “ama” var ki hayatımız George Orwell’in ünlü eseri 1984′e dönmüyor. Yoksa bugün hayatımızı kısıtlayabilecek o kadar ciddi bir teknoloji birikimi var ki attığımız adımın, kaç santimlik olduğunun kayıtlarını tutabilirler.
Bu “ama”nın neleri barındırdığını düşünürsek:
- En başta pazarlanamaz olması ile ancak devletin yapabileceği projeler
- Finansal olarak kaynak bulma zorluğu olan projeler
- Kâra geçme zamanın uzun olması
- …
Aklımıza gelen veye gelmeyen hiçbir kısıtı olmayan, olabilir bir projenin kişisel olarak hayatımızı kısıtlayan bir ürün ortaya çıkarsa ne olacak?
Hatta yapanı, faaliyete geçiren adamı normal piyasanın işleyişi ile bile milyarder edecek olsa ne olurdu?
Yani “1984″ü hayatımıza sokacak ve bu adamı çok zengin edecekse, hatta bir zaman sonra da bu kişiyi diktatör edecekse…
Ne olacak?
Ben galiba kötümserim. Çünkü teknolojik olarak mümkün olan ancak bugün yukarıdaki benzer kısıtları olmayan bir projeyi, hayata geçirmek isteyen kimsenin, özgür olmanın ne olduğunu hatırlamayacağını düşünüyorum.
Tek avuntum ise bazen çok canımı sıkan piyasa…
Kişisel olarak Arçelik markalı ürünlerden hoşlanmayan bir adamım. Ancak kim ne derse desin bu ülke insanı, bu markalı ürünlere güven duyuyor ve satın alma kararında, başka bir marka yerine bunu tercih ediyor.
Belki markanın gücü, belki de satıcı ile daha önceden yapılmış alışverişlerin hukukundan bir bilgisayar sahibi olma kararında bile öne çıkabilecek bir pozisyonu çok iyi değerlendirdiğini düşünüyorum.
Son kampanyası olan “kendi bilgisayarını kendin yap” teması ile bunu yine sağlayabilir.
Bloglarda birkaç eleştiri okudum. Benzer şeyler söyleniyor:
“Kişiye Özel Bilgisayar Sipariş Sistemi”ni kullanan biraz bilgi sahibi olan alıcı hemen aynı şeyleri dile getiriyor. Son olarak başarısız bulma sebeplerini özetleyen “Arçelik, hala tüketicilere neden IBM, Toshiba, HP vs. seçmeyip de kendilerini seçmeleri gerektiği konusunda sağlam bir iddia ortaya koyamıyor.” gibi benzer cümleleri ekliyorlar.
Ben galiba farklı düşünerek, benzer kampanyaları başarılı buluyorum.
- Bir şekilde satıyor
- Satın alma kararı veren kişiler zaten kafalarının karışmasını istemiyorlar. Seçim basitleştirilmiş olmalı. Onlar zaten kullanacak kişiler bile değil.
- Güçlü bir marka olmalı. Hitap ettiği halk için marka olarak IBM, Toshiba, HP yok veya da güçlü değil.
- Servisine güveniyorlar
- Satan kişi de onlarla aynı dili konuşuyor ve anlaşabiliyorlar.
Türkiye böyle bir ülke…
“İstanbul’a da Bir CEO Lütfen” sözlerinin sahibi Serdar Turan. BusinessWeek Türkiye’nin, bu haftaki sayısında [24-30 Haziran 2007] özel dosya olarak işlenen, New York Belediye Başkanı’nın göreve geldikten sonra cesur kararlar alarak, şehri bir şirket gibi yönetmesine atıfta bulunarak İstanbul için de bu temennide bulunmuş.
Yazıyı okurken neden olmasın diye düşünmeden edemedim. İstanbul’u bir CEO’nun yönetmesi ile belki bu şehirde yaşayan insanlara dikkat eden olur. Bir seçmen olmaktansa, bir müşteri olmak sanki daha iyi bir şey.
İstanbul yine kazı alanına döndü. Yol yapımı için çalışan müteahhit firmaların sadece yapılan işe odaklanmaları sonucu, İstanbul trafiği cehenneme dönüyor. Oysa ki yapılan tüm çalışmalar sadece İstanbul’da yaşayanlar için yapılıyor. Onların yaşamını kolaylaştırmak için…
Neden yapılan işler, doğru bir koordinasyonla yaşamımıza aksatmaması sağlanmıyor? Neden bizlere her şart altında bedeller ödetiliyor?
İstanbul her geçen gün yaşanmaz hale geliyor. Sürekli bu şehrin bu kadar büyük bir nüfusu kaldırmayacağından dem vuruluyor. Ancak nüfus sürekli artıyor. Bu da metropol olmanın doğal bir sonunu değil mi? Mesele sadece bunu doğru şekilde öngörmek ve şehri buna göre şekillendirmek iyi bir fikir değil mi?
Hem gelecek günlerde İstanbul’un yüz milyon olacağına göre trafiğini, suyunu ve yaşamını şimdiden düşünmemiz gerekmez mi? Yapılacak işleri buna göre yapmak doğru olmaz mı?
Hem İstanbul’un yüz milyonluk bir şehir olması kötü bir şey değil ki…
Zekaya nazar değmezmiş derler. Sebebi de çok ironik: Kişinin kendinde deha potansiyeli bulunduğuna inanmasındanmış.
Benim de kendime göre ayrıcalıklarımın bulunduğuna inansam bile -megaloman mıyım ne
– dehaya, üstün işler başaranlara ve en önemlisi sıkı çalışanlara şapka çıkartırım.
Hele ki bu zeka bir de benim arkadaşım ise…

UNESCO tarafından 2007 “Mevlâna Yılı” olarak ilan edildi. Bu sene doğal olarak da normalin üzerinde Mevlana ile ilgili gösteri, söyleşi, kitap ve programlar olacaktır.
Galiba İstanbul Büyük Şehir Belediyesi de bu sene gerçekleştireceği etkinliklere bir başlangıç olarak bu gece Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda “Rûmî Senfonik Gösteri”‘yi BKM’nin prodüksiyonuyla sunuyor.
Yılmaz Erdoğan’ın anlatımıyla gerçekleşecek “Rûmî Senfonik Gösteri”nin projesini Orhan Şallıel, koreografisi ve danslarını ise Ziya Azazi hazırladı. Gösteride; senfoni orkestrası, tasavvuf sazları, polifonik koro, tasavvuf korosu, virtüözler ve dansçıların yanı sıra, hafızlar ve neyzenler de yer alıyor.
Bir süredir Mevlana konusunda mutlaka bir şeyler hazırlamalıyım desem de sadece Mine‘nin bloğunda Mevlana için hazırladıklarına yorum yazmakla yetindim.
Oysa ki 2007′yi Mevlana’yı tanımak için bir fırsat bilerek bol bol okumalı, izlemeli ve yazmalıyım. Ve bir süre önce satın aldığım Akçağ tarafından basılmış [benim ki ciltsiz olandan] Mesnevi Şerhi‘ni takip etmekte zorlanmış ve yarım bırakmıştım. Şu an neden böyle olduğunu düşündükçe de galiba Mevlana’yı anlamak için göstermem gereken çabayı yeterince ortaya koymamış olmamdı. Eğlence için okumaya başlamış sonra da çetin sorular karşıma çıkınca da bir kenara kaldırmıştım.
Benim için acı bir itiraf
Böyle olmamalı… Mutlaka okumalıyım.
Mevlana için bir başlangıç: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mevlana
Not: Yukarıdaki imaj Mine Yaman‘dandı. Teşekkürlerimi sunarım.
Dün gece nasıl oldu ise yeniden tüm Tanpınar kitaplarını okumaya karar verdim. Elbette araya başka kitaplar da girecektir ancak günde elli sayfa Tanpınar’a ayırabileceğimi düşünüyorum.
Sırası ise şöyle olacak:
- Hikayeler
- Saatleri Ayarlama Enstitüsü
- Beş Şehir
- Huzur
- Yaşadığım Gibi
- Mahur Beste
- Yahya Kemal
- Sahnenin Dışındakiler
- Edebiyat Üzerine Makaleler
- Tanpınar’ın Mektupları
Daha satın almadığım birkaç kitabı daha var:
- XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi: Çok ilginç olarak satın almak bir türlü kısmet olmadı.
- Edebiyat Dersleri: Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın hazırlamış
- Mücevherlerin Sırrı Derlenmemiş Yazılar, Anket ve Röportajlar
- Aydaki Kadın: Bunu bulmak biraz zor olabilir.
Umarım ki daha başka notları, günlükleri veya da herhangi bir şekilde hazırladığı yazıları kitaplaşır ve eksiksiz bir Tanpınar Külliyatı tamamlanmış olur.
Elbette şiirlerini unutmuş değilim. Şiirlerini okumak için sıraya koymaya gerek yok ki
Ve son olarak Hikayeler kitabı, Yaz Yağmuru’ndan kısa bir alıntı:
O, çayı hazırladığı zaman genç kadın da temizlenmiş, saçlarını kurutmuş, sırtında Hacce’nin biricik Avrupa seyahatlerinden getirdiği çay elbisesi, içeriye girmişti. Sabri onun dolapta eski alelade şeyler bulup giyeceğini sandığı için böyle süslenmesine gülmekten kendini alamadı. Genç kadın da bunu düşünmüş olacak ki:
“- Dayanamadım! dedi. Çok güzel elbise, dayanamadım. Eski huyumdur. İyi bir şey buldum mu muhakka sırtıma geçiririm. Daha güzel bir şey vardı ama…”
Sabri onun, karısının açık mor zemin üzerine kahverengi sırma filigramlı elbisesi içinde eski Venedik dilberlerine benzeyeceğini düşündü. Sonra tekrar kadının yüzüne baktı: “Bütün tesir çehrenin sadeliğinden geliyor ” diye düşündü.
“- Hakikaten o da size çok yakışırdı.”
Benim de canım çay çekti
Bu yaz galiba “Tanpınar Yazı” olacak
Bence harika olacak…
Yorumlar